Hayat, insana çoğu zaman uzun uzun anlatmaz kendini; bazen küçük bir sahneyle, bazen farkına varmadan alınan bir dersle konuşur. Yıllar önceydi… Yolumuz Bursa’ya düşmüştü. Osmanlı’nın ruhunu hâlâ taşlarında ve sokaklarında taşıyan bu kadim şehir, ilk adımda insanı içine çeken derin bir sükûnete sahipti. Uludağ’dan süzülen serin rüzgâr, yeşilin binbir tonuna bürünen tepeler ve tarih kokan hanlar, Bursa’yı benim gözümde sıradan bir şehir olmaktan çoktan çıkarmıştı.
Ulu Cami bu yolculuğun en özel duraklarından biri oldu. İçeri adım attığım anda taş duvarlara sinmiş asırlık duaları hissetmemek mümkün değildi.
Bu manevi yolculuğun devamında Emirsultan Camii’ne vardık. Caminin huzur veren atmosferi ve arka tarafında yer alan kabristan, insanı derin düşüncelere sevk ediyordu. Kabristanda gezerken, tevafuken Zeki Müren’in mezarına denk gelmiştim. Sanatla anılan bir ömrün, böylesine sade ve sessiz bir yerde son bulması, hayatın faniliğini bir kez daha yüzüme vurmuştu.
Ancak o günün bana asıl dersini veren, caminin önünde yaşanan küçük ama anlamı büyük bir olaydı. Caminin girişinde, küçük demir kaplar içinde kuş yemi satan bir adam vardı. O zaman için bir lira verip yem aldım. Avucumdaki yemi yere serptiğim anda etrafımı onlarca kuş sardı. Her biri telaşla, aceleyle rızkına ulaşmaya çalışıyordu. Bir süre sonra yem bitti.
Yem kabını adama geri uzattım. Adam bir anda ayağa kalktı; kuşlara doğru hızlı adımlar attı, ayaklarını yere pat pat vurarak hepsini ürküttü. Kuşlar bir anda havalanıp dağıldı. Ben ise hayretle adama baka kaldım. Yanımdaki bir büyüğüm bu hâlimi fark etmiş olacak ki tebessüm ederek bana döndü ve şöyle dedi:
“Bak evlat, herkes kendi rızkının peşinde.”
O an her şey yerine oturdu. Kuşlar yere düşen yemin, adam satacağı bir kap yemin, insan ise kendisine takdir edilen nasibin peşindeydi. Kimse kimsenin rızkına göz dikmiyor, sadece kendi payına düşeni arıyordu. Rızık, bazen yerdeki bir avuç yemdi, bazen de onu satıp eve ekmek götürme çabasıydı.
Bugün dönüp baktığımda Bursa’da gezdiğim sokakları, Ulu Cami’nin serin avlusunu, Tophane’den şehre bakarken hissettiklerimi ve Emirsultan Camii önünde havalanan kuşları aynı anda hatırlıyorum. Çünkü o gün bana öğretilen ders şuydu: Rızık, peşinden hırsla koşulacak bir şey değil; nasip olunca gelen, nasip olmayınca da insanı isyana sürüklememesi gereken bir imtihandır.
Velhasıl…
Rızık, kimine yerde serili bir avuç yemdir, kimine onu satacak bir kap; ama nihayetinde herkes, kaderin kendisine ayırdığı payın izini sürer.










Küçük bir sahneden böylesine derin bir anlam çıkarabilmek büyük bir bakış ister. Hayatın en sade haliyle ne anlattığını çok güzel yakalamışsınız. Keyifle okudum. Emeğinize sağlık..