2026’nın ilk köşe yazısını daha umutlu, daha neşeli, daha iyimser bir ruh hâliyle kaleme almak isterdim. Ancak ne yazık ki bugün güzel şeylerden söz edemeyeceğiz. Çünkü içinde bulunduğumuz tablo, iyimserliği değil; sorgulamayı, yüzleşmeyi ve derin bir vicdan muhasebesini zorunlu kılıyor.
Henüz 2026’nın ilk günlerindeyiz. Buna rağmen her geçen gün geçmişe duyulan özlem, mazimize olan hasret biraz daha büyüyor. O eski bayramlar, o samimi alışverişler, o mert ve dürüst ticaret anlayışı… Hepsi artık yalnızca hatıralarımızda yaşıyor.
Kaybettiklerimiz sadece zamanla sınırlı değil. Her geçen gün ahlakımızdan, görgümüzden, örf ve adetlerimizden, hatta aile bağlarımızdan biraz daha uzaklaşıyoruz. Tarihimizi unuttuk, insanlığımızı unuttuk.
Peki sahi, insan olmak ne demekti? Biz neden doğduk, ne için yaşıyoruz?
Belki de bunlar oyunbaz sorular… Zihnimizi sürekli dürten, içimizi rahatsız eden ama cevaplamaktan kaçtığımız sorular. Elbette birçoğumuz bunları düşündük. Ya da hayatın bitmek bilmeyen telaşında düşünmeye fırsat bile bulamadık. Çünkü artık kendimize zaman ayıramıyoruz. Büyük bir yaşam mücadelesinin içindeyiz ve bu acımasız döngüye ayak uydurmak zorunda bırakılıyoruz.
Bugün 2026’nın ilk günleri. Artık tarih geçmişte kaldı; bugün yazılan her davranış, yarının tarihi oluyor. Ne var ki yazdığımız bu tarihte ahlakı, iyi niyeti, dürüstlüğü ve vicdanı yitirdiğimizi acı bir şekilde görüyoruz. Açıkça söylemek gerekirse, tarihi iyi yazamıyoruz.
Eğer tarih bir gün gerçekten doğru yazılırsa, gelecek nesiller bizi bu çöküş hâlimizle anacak.
Bir an durup düşünelim: İnsan, bu dünyada nasıl bir iz bırakmalı? Ardında nasıl bir kültür, nasıl bir miras bırakmalı? Adı anıldığında nesilleri gururlandırabilecek mi, yoksa utançla mı hatırlanacak? “İyi insanların zamanı” yeniden gelecek mi, yoksa bu sadece romantik bir temenniden mi ibaret kalacak?
Dertlenmek gerekiyor. Ancak biz derdimizi; vicdanla, ahlakla, insanlıkla değil, yalnızca geçim kaygısıyla sınırladık. Dünya telaşı, asıl meseleleri görmemizi engelledi.
Yine de karanlığa teslim olmamak gerekiyor. Çünkü hâlâ iyi insanlar var. Hâlâ doğruyu yanlıştan ayırabilen, hâlâ vicdanını diri tutan insanlar var. Hâlâ umut var, hâlâ bir ışık sönmüş değil.
Asıl mesele, bu umudu tüketmemek.
Ama bunun yolu başkalarını suçlamaktan değil, önce kendimizden geçiyor. Önce kendi kapımızın önünü süpürmeli, önce kendimize çekidüzen vermeliyiz. Durup samimiyetle “Bu gidiş nereye?” diye sormayı öğrenmeliyiz.
Eğer bu soruyu kendi nefsimize sorabiliyorsak, düzelme ihtimali her zaman vardır. Ama eğer sürekli başkalarını eleştiriyor, kendimizi bu sorgulamanın dışında tutuyorsak; işte o zaman umudun tükendiği noktaya gelmişiz demektir.
Farkında mısınız?
Önce derin ekonomik krizler sarstı bizi. Ardından boşanmalar arttı, aile yapıları zedelendi. Sonra öfke patlamaları başladı. Ardından şiddet, cinayet ve intihar haberleri sıradanlaştı.
Ve bu yıkım sadece insanla sınırlı kalmadı. Hayvanlara, doğaya, çevreye zarar vermeye başladık. Aslında en büyük zararı yine kendimize verdik.
Büyüğe saygı, küçüğe sevgi neredeyse yok oldu. Ne içten bir neşemiz kaldı ne de gerçek bir gülüşümüz.
Sahi, insan neden doğar, niçin yaşar?
Televizyonu her açtığımızda cinayet, taciz, alkol ve uyuşturucu haberleriyle karşılaşıyoruz. Yetmiyor; dizilerde ve filmlerde şiddeti, ahlaksızlığı evlerimize davet ediyoruz. Sosyal medya ise bu çürümenin en güçlü taşıyıcısı hâline gelmiş durumda.
Bugün üç yaşına bile gelmemiş bir çocuğu tabletle, telefonla susturabileceğimizi düşünüyoruz. O ekranlardan yayılan içeriklerin çocukların ruhunu ve toplumun ahlakını nasıl şekillendirdiğini görmek istemiyoruz.
Sosyologlar, pedagoglar, psikologlar yıllardır uyarıyor. Ama biz hâlâ duymuyoruz. Ölüm var… Ama sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.
Sanat da bundan nasibini aldı. Eskiden şarkıların bir hikâyesi, bir ruhu, bir yaşanmışlığı vardı. Bugünse söz var ama anlam yok; melodi var ama ruh yok. Çünkü biz ruhumuzu kaybettik.
Uzatmaya gerek yok. Asıl mesele kendimizi sorgulamakta yatıyor:
Biz ne için yaşıyoruz?
Çalışmak için mi yaşıyoruz, yaşamak için mi çalışıyoruz?
İyi bir insan olmak için mi çabalıyoruz, yoksa yalnızca hayatta kalmak için mi savaşıyoruz?
Bu savaşın galibi gerçekten biz olacak mıyız?
En büyük mesele, bu sorunun cevabını yüreğimizde bulabilmek.
Peki, kaldı mı yüreğimiz?
Kendimize doğruları söyleyebilecek cesaretimiz var mı?
Doğru tektir; bakış açıları farklıdır. Herkes kendince haklıdır.
Ama yine de soralım:
Sahi, bu dünyaya neden geldik?
Ve gerçekten…
Niçin yaşıyoruz?










Her satırı ayrı bir fark ediş, aynı zamanda bir çağrı.. Cesur, samimi, vicdanı o*** ve uyandıran bir yazı. Teşekkür ederiz.
Bir çok insanın kalbinden geçenler yazıya dökülmüş...tebrik ederim.
Kaleminize sağlık öyle doğru noktalara değinmişsiniz okurken düşündürdünüz teşekkürler
Bu güzel yazı için teşekkür ederiz.