Bir zamanlar evin kapısı kapandığında, dünya dışarıda kalırdı. Perdeler çekilir, sözler fısıltıyla söylenir, duvarlar sırdaş olurdu. Mahremiyet, sadece bir mekân değil; bir bilinç hâliydi. Şimdi ise, mahrem olanla olmayanın arasındaki sınırlar bulanıklaştı. En özel anlarımız bile artık dijital bir sahnede, "story" formatında sergileniyor.
Kime?
Herkese.
Ve en tuhafı:
Kimin izlediğini bilmediğimiz bu kalabalık, bizi rahatsız etmiyor artık.
Görünmekle Gözetlenmek Arasında Kalmış Bir Nesil
Dijital çağda görünür olmak istedik. Ama yalnızca görünür olmadık; aynı zamanda gözetlendik.
Telefonlarımız birer iletişim aracı olmaktan çıktı; artık onlar bizi dinleyen mikrofonlar. Tarayıcılar, bizden bir adım önde. Hangi ürüne baktığımızı, ne düşündüğümüzü, hangi soruyu yazıp sildiğimizi bile biliyor.
Ve o küçük fısıltılar… kısa sürede bağıran reklamlara dönüşüyor.
Yolda yürürken yalnız değiliz.
Evdeyken de değiliz.
Kameralar, akıllı cihazlar, sesli asistanlar…
Dört duvarın arasında değiliz artık; bulut sistemlerinin, algoritmaların içindeyiz.
Bir ürünü arıyorsun; sonra bambaşka bir sitede karşına o ürün çıkıyor. Bu bir rastlantı değil. Bu bir düzendir.
Ve bu düzenin adı: Teslimiyet.
Veriyle İnşa Edilen Kimlikler
Her tıklama bir iz bırakıyor.
Her iz, bir veri.
Her veri, bir profil.
Ve bu profil, satılabilir bir kimliğe dönüşüyor.
Artık bizler, farkında olmadan pazara sunulmuş ürünleriz.
Etiket fiyatımızı bilmeden, gönüllü olarak teşhir edilmiş bir benlik…
Bir zamanlar görünürlük, ifade özgürlüğünün aracıydı.
Şimdi ise bir gözetim biçimi.
Ne kadar paylaşırsak, o kadar izleniyoruz.
Ve ne kadar izlenirsek, o kadar yönlendiriliyoruz.
Oysa insan olmak;
bazen gizli kalmayı, anlatmamayı seçebilmektir.
Ama bu çağda "Ben buradayım" diyebilmek için
kendinden vazgeçmeyi kabul etmen gerekiyor.
Ve artık yalnızca ekranda değil, ekranın arkasında da biri var.
İzleniyoruz.
Ve izlendikçe kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz.
Asıl Tehlike: Gönüllü Teşhir
Mesele sadece teknoloji değil.
Mesele, kendi isteğimizle sahneye çıkmamız.
Çünkü artık biz de kendi kendimizin gözcüsüyüz.
Paylaşım yapmadığımızda gün eksik kalıyor gibi…
Anı yaşamak yerine, belgelemeye çalışıyoruz.
Fotoğraflar, story'ler, filtreler…
Hepsi bir “ben buradayım” çığlığı aslında.
Yemek gelmeden fotoğraf…
Konuşmadan önce video…
Her şey bir içerik ihtimali artık.
Ve bu uğurda…
Kendimize yabancılaşıyoruz.
Özgürlük Paylaşmakta mı, Saklamakta mı?
Durup soruyorum kendi içime:
Paylaştıkça özgürleşiyor muyum,
yoksa görünmek için kendimi mi kaybediyorum?
Dijital çağda belki de en büyük özgürlük,
herkese her şeyi anlatmamak.
Çünkü her paylaşım, senin yansıman olabilir…
Ama senin gerçeğin olmayabilir.
Ve zamanla o yansıma, seni yutar.
Mutluymuş gibi görünen ama yalnız uyuyanlar…
Şarkılarla duygularını gizleyenler…
Filtrelerle acılarını örtbas edenler…
Bunlar, artık yeni norm hâline geldi.
Ve bu gönüllü teşhir hali zamanla bir mecburiyete dönüşüyor:
“Paylaşmazsam eksik mi kalırım?”
“Kimse görmezse, bu an gerçekten yaşandı mı?”
İşte tam da burada mahremiyet kayboluyor.
Bizim bile dokunmadığımız duygular, göz önüne seriliyor.
Ve sonra orada kendimizi arıyoruz… ama bulamıyoruz.
Yeni Mahremiyet: Farkındalık
Eskiden mahremiyet, duvarlar arasındaydı.
Şimdi ise bir bilinç hâli.
Çünkü artık seni sen yapan şey, ne gösterdiğin kadar…
ne sakladığın da.
Sustuğun bir şey bile sistemin gözünde bir veri.
Hiç tıklamadığın içerik, hiç beğenmediğin görsel…
Hepsi algoritmaya bir şey söylüyor.
Unutma:
İnternette hiçbir şey gerçekten silinmez.
Bir yorum, bir beğeni, bir arama…
Hepsi dijital toprağa düşen tohumlar gibi.
Ve o tohumlar, zamanı gelince yeşerir.
Sahnedeki Oyuncular: Biz
Artık perdeyi biz aralıyoruz.
Ve o sahnede, sadece izlenen değil;
aynı zamanda oyuncu olan milyonlar var.
Sosyal medya, görünmeyen sahne yönetmeni gibi:
Ne paylaşacağımızı, nasıl güleceğimizi,
hangi hayatların beğeni toplayacağını o belirliyor.
Ve biz, razı oluyoruz.
Çünkü bir beğeni, bir içten kahkahadan daha değerli hale geldi.
Bir video, bir anıdan daha kalıcı oldu.
Ama bu oyunun ağır bedelini kim ödüyor biliyor musun?
Gerçek biz.
Kimsenin görmediği hâlimiz.
Ve Son Soru: Ne Zaman Sadece Senin İçindi?
Şimdi sana bir soru dostum:
En son ne zaman yalnızca kendin için bir şey yaptın?
Ne bir “story” attın,
ne “bunu paylaşmalıyım” dedin.
Sadece yaşadın.
Bir manzaraya baktın.
Bir çayı yudumladın.
Filtre koymadan… beğeni beklemeden.
İşte mahremiyet orada başlıyor.
Paylaşmadığın yerde.
Görülmediğin ama kendine ait olduğun yerde.
Belki de bu çağın en büyük devrimi,
bir gün hiçbir şey paylaşmadan geçirilen sessiz bir günle başlayacak.
Çünkü bazen görünmez kalmak,
en özgür hâlindir.
Ve o zaman,
sadece izlenmekten değil…
kendi gözümüzle kendimizi görmekten de korkmayacağız.