Sevgili dostlar,
Tarih bazen sandığımızdan daha gürültüsüz bağırır… Ve bazen, en çok da suskunlukta gizlidir hakikat. Şimdi gel, 2006’dan bugüne bir iz sürelim seninle. Çünkü bu iz, bir kaderin değil, bir tercihin rotasını çiziyor.
2006 yılı…
Gökyüzü gri, yeryüzü ise pusluydu. Siyaset sahnesinde taşlar sessizce yer değiştirirken, perde arkasında büyük bir oyun yazılıyordu. O yıl, CHP’nin genel başkanlık koltuğunda
Deniz
Baykal oturuyordu. Türkiye, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine adım adım yaklaşırken, tüm gözler muhalefetin nasıl bir hamle yapacağını bekliyordu. Ancak o beklenen hamle, ne CHP’nin içinden bir sesle geldi ne de halkın yüreğine dokunan bir adayla…
Baykal, tüm dengeleri alt üst eden bir açıklama yaptı:
“Abdüllatif Şener’i aday olarak düşünebiliriz.”
Peki kimdi bu isim?
AKP’nin kurucu dörtlüsünden biri.
Yani AKP’nin ideolojik omurgasında yer alan, yıllarca partinin en kilit noktalarında görev almış, kendi durduğu çizgiyi hiç saklamamış bir isim.
Ve şimdi bu isim, bir anda CHP'nin olası Cumhurbaşkanı adayı olarak konuşuluyordu.
Çünkü bu bir aday tartışması değil, bir yön tercihidir.
Bu, “biz nerede duruyoruz?” sorusunun cevabıdır.
Zira mesele sadece bir şahsın adı değildir, temsil ettiği dünya görüşüdür.
Baykal’ın bu hamlesi, aslında CHP’nin kendi ilkelerini, kendi tabanının beklentilerini, hatta kendi geçmişini sorgusuzca feda edebileceğinin işaret fişeğidir.
Peki neden Abdüllatif Şener?
Çünkü o dönem, AKP içinden bir figürle iktidarın dengelerini değiştirmek, “merkez sağ” seçmene göz kırpmak, toplumsal kutuplaşmayı yumuşatmak gibi gerekçeler öne sürülüyordu.
Ama gerçekte olan şuydu:
CHP, kendi içinden bir lider çıkarma cesaretini gösterememişti.
Bir başkasının gölgesine sığınmayı tercih etmişti.
Ve halk bu sinyali çok iyi okudu.
Çünkü bir partinin yürüdüğü yol, sadece liderin sözlerinde değil, tercih ettiği isimlerin sembolizminde gizlidir.
Ve Abdüllatif Şener’in adı, CHP için halkın zihninde şu soruyu yankılattı:
“Biz kime güveneceğiz? Bize mi, yoksa iktidarın içinden çıkan bir adaya mı?”
Bu karar, sadece o günün değil, geleceğin de kırılma noktasıydı.
Zira bu tercih, yıllar sonra CHP’nin tekrar tekrar benzer tercihlere yönelmesinin ilk örneği olacaktı.
Her seçimde iktidarın gölgesinden medet umma alışkanlığının, ilk adımıydı bu.
2006’da atılan bu adım, aslında bir yol haritası çizdi.
Ama bu yol, halkın sesine değil; üst aklın fısıltılarına kulak verenlerin yoluydu.
Ve o günden sonra her Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu fısıltının gölgesinde şekillendi.
2014 Yılı – Seçim Değil, Dayatma Seçilir
Sevgili dostlar,
Şimdi gelin, 2014’ün kapısını birlikte aralayalım… Çünkü o yıl, sadece bir seçim yılı değil…
Umutla açılan gözlerin hayal kırıklığıyla kapandığı bir dönemeçtir.
Türkiye tarihinde bir ilk yaşanacak…
Millet, kendi elleriyle Cumhurbaşkanını seçecek.
Bu, sadece sandığa atılan bir oy değil, doğrudan iradenin ta kendisi olacak.
Böylesi bir fırsat, hele ki muhalefet cephesi için, kendi değerini, kendi sesini, kendi adayını halkla buluşturmak için altın değerindedir.
Ama ne olur dersin?
CHP, yıllardır iktidar olma hayali kuran ama o hayale giden yolu hep başkasının ayak izleriyle yürümeye çalışan bir refleks gösterir.
Partinin başında Kılıçdaroğlu vardır…
Ve bu liderlik, halktan yükselen “Kendi adayımızı görelim” çağrılarına kulak vermek yerine, bir “çatı aday” modeliyle kamuoyunun karşısına çıkar.
İttifak kurulur… Ama bu ittifak, samimiyetle değil, hesapla kurulmuş gibidir.
Ve “çatı aday” olarak sahneye çıkarılan isim:
Ekmeleddin İhsanoğlu.
Peki kimdir bu İhsanoğlu?
CHP tabanı tanımaz, duygusal bir bağ kurmaz…
Sokaktaki seçmen adını bile telaffuz etmekte zorlanır.
Ne bir mücadele geçmişi, ne sahada bir izi vardır.
Zihinlerde sadece şu cümle yankılanır:
“Bu isim neden bizim adayımız?”
Ve işin garibi… Bu sorunun cevabı parti yönetiminde dahi yoktur.
Çünkü birçok milletvekili, İhsanoğlu’nun adaylığını televizyondan öğrenir.
Yani mesele sadece bir aday değil; mesele dayatmadır.
Kılıçdaroğlu, partisinin kürsüsünde elini masaya vururcasına konuşur:
“Tıpış tıpış oy vereceksiniz.”
O an, salon buz keser.
Çünkü bu bir davet değil, bir zorunluluktur.
Ve gönüller zorla açılmaz.
Sandığa da irade değil, mecburiyet yansır.
Seçim günü gelir…
İhsanoğlu beklenen heyecanı yaratamaz.
CHP seçmeni kırgındır, isteksizdir.
Ve bu kırgınlık sandığa da yansır.
Sonuç:
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın kapısı Erdoğan’a açılırken, muhalefet cephesinde sadece bir seçim değil…
Bir umut, bir bağ, bir güven kaybolur.
Peki sonra ne olur?
Aynı Ekmeleddin İhsanoğlu, yıllar sonra MHP’den milletvekili olur.
Yani halkın oyuyla değil, farklı bir siyasi mühendislikle şekillenen bir adaylık, asıl yerini bulur belki…
Ama o yer, CHP'nin değil, bambaşka bir zihniyetin yanıdır.
“Bazen kaybedilen bir oy değil, bir kuşaktır.”
2014… İşte tam da böyle bir yıl olur.
Bir dönüm noktası… ama halkın değil, hesapların şekillendirdiği bir yönle.
Ve ne yazık ki, bir daha halkın kalbini kazanmak, eskisinden çok daha zor hale gelir…
Yıl 2018…
Gökyüzü yeniden karışıyor, halk değişim umutlarıyla sandığa doğru yürürken, siyaset sahnesinde yeni bir oyun kuruluyor. Masanın etrafında bu kez sadece CHP yok… Saadet
Partisi, İYİ Parti ve hatta perde arkasından HDP de denklemin bir parçası hâline geliyor.
Ama işin en kritik noktasında bir isim öne sürülüyor:
Abdullah Gül.
AKP’nin eski Cumhurbaşkanı, bir dönem en tepede oturmuş, sistemin içinden gelen biri. Ve şimdi “ortak aday” olarak düşünülüyor.
Safir burada bir iç çeker…
“Değişim mi istiyorsunuz?
O zaman neden her seferinde geçmişin suretlerine sarılıyorsunuz?”
Gül için yapılan kulisler öyle bir noktaya geliyor ki, Kılıçdaroğlu ve o meşhur 10 Aralık ekibi adeta son dakikaya kadar bu ismi sahneye sürmek için çırpınıyor.
Gül’ün ismi, daha duyurulmadan duyuluyor zaten.
Ama işte tam o anda, sahneye çıkıyor Meral Akşener.
Ve tarihi bir duruş sergiliyor.
“Ben bunu tabanıma anlatamam” diyerek rest çekiyor.
İşte o rest, sadece bir kişiyi değil, bütün senaryoyu değiştiriyor.
Çünkü Akşener’in bu çıkışı, sadece bir tercihi değil; halkla, inançla, samimiyetle kurulmuş bir bağı temsil ediyor.
Bu restin ardından CHP içinde de kıpırdanmalar başlıyor.
Tabandan yükselen sesler artık Muharrem İnce’yi işaret ediyor.
Parti örgütleri bastırıyor, sokak "bizim adayımız olsun" diyor.
Ve nihayet İnce aday ilan ediliyor.
Ama burada bitmiyor.
Çünkü perde arkasında bir ekip daha var:
Kılıçdaroğlu ve 10 Aralıkçılar.
Oğuz Kaan Salıcı, Canan Kaftancıoğlu ve bu çizgideki birçok isim, görünürde kampanyayı destekliyor gibi dursa da, perde arkasında bambaşka bir senaryo işliyor.
Ne mi oluyor?
— İnce’nin mitingleri HALK TV’de sansürleniyor.
— Medyada görünürlüğü azaltılıyor.
— En güvendiği isimler aday listelerinde siliniyor.
— Kampanya döneminde neredeyse yalnız bırakılıyor.
— Ve en trajik olanı: Seçim gecesi, eline bir tane bile sağlıklı veri verilmiyor.
İşte o an…
“Sırtından vurulmak, bazen en yakından gelir.”
Bu hikâye sadece bir seçimi anlatmıyor.
Bu, umutla büyütülen bir adayın, kendi evi içinde nasıl yalnızlaştırıldığının hikâyesi.
Ve aynı zamanda, halkın gözünde muhalefete duyulan güvenin nasıl örselendiğinin.
2018…
Kazanmak için en uygun zeminlerden biriydi belki de.
Ama öyle bir gölge düştü ki araya…
Sandıkta sadece oylar değil, umutlar da eksildi.
Ve şimdi…
Bir kez daha sorulmalı:
“Değişim gerçekten isteniyor muydu, yoksa o da mı sadece bir vitrindi?”
Gerçek değişim, önce niyette başlar.
Ve eğer niyet gölgeli ise, güneş doğsa da ısıtmaz…
2023 yılı…
Muhalefet rüzgârı arkasına almış. Halk değişim bekliyor.
Ve Kılıçdaroğlu…
Kazanamayacağı herkesçe bilinirken kendini dayatıyor.
Yetmiyor… CHP listelerinden 39 eski AKP’li Meclis’e taşınıyor.
Bu nasıl bir strateji değil de, nasıl bir teslimiyet?
Ve şimdi…
Yeni seçim yaklaşırken sahneye bir isim daha düşüyor:
Bülent Arınç.
Olası bir adaylıkta, “İktidarın vicdanı” diye parlatılacak belki.
Dostum, kalbinin tam ortasından bu soruyu sor:
“Bu işte bir terslik yok mu?”
Her seçimde ısrarla,
CHP neden AKP’nin eski yüzlerine yönelir?
Neden hep kazanamayacak adaylar tercih edilir?
Ve neden bu tercihler, AKP’nin iktidarını daha da perçinler?
Bunlar sadece sorular değil…
Bir milletin hafızasından süzülen sessiz çığlıklar.
Yorumu sana bırakırım canım dostum.
Ama unutma:
Gerçek, göz ardı edilse de oradadır.
Ve bir gün, o perde aralanacaktır.









